"Karanlığın kaleydoskopuna bakacak kadar…" Marcel Proust’un bu sözü, Kayıp Zamanın İzinde adlı eserinden fısıldar gibi çıkar; uyku ile uyanıklık arasında kaybolan anların büyüsünü taşır. Peki, nedir bu “kaleydoskop” ki, bir yazarın kaleminde böylesine şiirsel bir imgeye dönüşür? Gelin, bu küçük tüpün içindeki renkli dünyayı keşfedelim ve onun bize anlattığı hikâyeyi bir blog yazısının sıcaklığıyla yeniden şekillendirelim.
Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde serisi, edebiyatın en derin ve etkileyici yolculuklarından biridir. Bu devasa eserin son cildi Yakalanan Zaman (Le Temps retrouvé) , adeta bir senfoninin büyük finali gibi; zamanın, belleğin ve sanatın iç içe geçtiği bir şaheser. Eğer bir gün bir fincan çay kokusu sizi çocukluğunuza götürdüyse ya da eski bir şarkı unuttuğunuz bir anıyı canlandırdıysa, Proust’un dünyasına adım atmaya hazırsınız demektir. İşte Yakalanan Zaman, bu büyülü anları yakalayıp onları sonsuza dek saklamanın hikâyesini anlatıyor. Romanın kahramanı Marcel, uzun bir aradan sonra sosyeteye geri döndüğünde, zamanın ne kadar acımasız olabileceğini fark eder. Bir zamanlar hayat dolu olan dostları, sevgilileri, tanıdıkları, şimdi yaşlılık ve çöküşün gölgesinde tanınmaz hale gelmiştir. Bu sahne, hepimizin içten içe bildiği bir gerçeği yüzümüze vurur: Zaman, her şeyi alır götürür; güzellikler solar, yüzler değişir, anılar bile bulanıklaşır. Ama tam da bu noktada Proust bize bir umut ışığı sunar: Bellek ve sanat, bu yıkıma karşı koyabilen yegâne sığınaklardır.